• +90 552 848 13 22 | bilgi@karavanakademi.org

Yazarın Sırr Hakkında ki Görüşü

Yazarın Sırr Hakkında ki Görüşü

20. Asırda meydana gelen her iki dünya savaşı milyonlarca insanın ölümüne, hesaplara zor sığacak maddî kayba sebep olmuş, insanlık adına hiçbir faydası olmamıştır.


Birinci dünya savaşının İslâm dünyasına getirdiği en büyük musibet Osmanlı devletinin ortadan kalkmasıyla Müslümanların sahipsiz kalması ve yetimlere dönmesidir. Sahipsiz kalan İslâm dünyasının, siyasî ayak oyunlarıyla meşhur olan, zulmü ustaca yapan, insanlık için hiç de hayırlı sayılmayan gelecek hazırlayanların insafına terk edilmiş olmasıydı. Bu ayak oyunlarının en tehlikelilerinden biri de şüphesiz İslâm âleminin ortasına bir Yahudi devletinin yerleştirilmesiydi. İngilizler tarafından bunun tohumlarının atıldığı günden beri Avrupa’nın Orta Doğu diye adlandırdığı coğrafyada huzur ve güven kalmadı, acı, gözyaşı, kan ve zulüm hiç eksik olmadı. Bu huzursuzluğun, kan ve gözyaşının merkezi de Kudüs, Beytü’l-Makdis olmuştur.


Hem Müslümanlar, hem Hristiyanlar, hem de Yahudiler için mukaddes sayılan bu belde hoşgörünün, anlayışlı davranışların, farklı kültürlerin buluşma yeri olmalı, belki de farklı inanışlar bu beldede birbirini yakından tanımalıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse belde Müslümanların elinde olduğu sürece böyle olmuş, ne zaman Müslümanların elinden çıkmışsa kan ve gözyaşının hâkim olduğu bir diyara dönüşmüştür. Acıların yaşandığı ve bütün dünyayı meşgul eden bu beldeye ve beldede yaşananlara dikkat çekmeyi, tarihi hakkında da bilgi paylaşmayı arzu ettik. Coğrafyayı ve tarihi dokuyu tanımanın, bilgi ile gözle görmeyi birleştirmenin ifadeye tesiri elbette çok büyüktür.


Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i, Çanakkale’deki tabyalarını görenler gibi. Önceden de Kudüs’ü ve çevresini görmüş, diğer ziyaretçilerle bilgi paylaşmıştık. Ancak tarihi gerçeklerden başlayarak onu maceralarla bütünleştirip yeni nesillere aktarmak isteyince yeniden görme ihtiyacı duyduk. Aynı yerlere bu gözle baktık, sur içinde, kapalı çarşının labirenti andıran sokaklarında dolaştık, meçhule açılıyormuş hissi veren tünellerine, tarihten kalan surlara, harabelere, çeşmelere, şehrin değişik yerlerine serpili eserlere, Halilurrahman’a, Eriha’ya, Lut Gölüne, Şeria Nehrine yeniden baktık.


Tel örgülerinin, uzanıp giden duvarların arkasındaki evlere ve insanlara, itilip kakılan çocuklara, bizleri kuşkulu gözlerle, gergin tavırlarla süzen eli silahlı askerlere, yol güzergâhlarındaki kulelere de baktık.